Bırakmayacağım Seni... 🥀

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
Ağustos 12, 2026 - 20:24 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 8  316
Bırakmayacağım Seni... 🥀

Hızlı ve yorucu bir çalışma temposunun ardından saatin beş olduğunu, kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlarımız sayesinde fark etmiştik.

Çalıştığım servis oldukça yoğundu. Çocuk servisleri, hastanelerin en yoğun ve en gürültülü bölümlerinden biridir. Gün boyunca çocukların ağlama sesleri, ailelerin telaşları ve bitmek bilmeyen tedaviler arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamak mümkün olmazdı.

Ancak artık günün yoğunluğu geride kalmış, servis yavaş yavaş sessizliğe bürünmüştü.

Akşam tedavilerini henüz bitirmiştim. Tek düşüncem, ofise gidip bir çay içebilmekti. Günün ilk çayını içme fırsatını nihayet yakaladığımı düşünüyor, bunun küçük de olsa güzel bir ödül olduğunu hissediyordum.

Tedavi odasından çıktığımda yorgunluktan bitkin bir hâldeydim. Kepim dağılmış, saçım başım birbirine girmişti. Üzerimde günün bütün ağırlığını taşıyordum. Aynanın karşısına geçtiğimde bir an durup kendime baktım. Açıkçası, aynadaki kişiyi tanımakta zorlandım.

Ofise geldiğimde ise hemşire odasının telefonu çalıyordu.

Oturduğum yerden büyük bir güçlükle kalkıp telefona gittim.

Karşıdaki ses telaşlıydı.

Acil servise trafik kazası geçirmiş yaralıların getirildiğini, aralarında çocukların da bulunduğunu ve doktor sıkıntısı yaşandığını söylüyordu. Yardım etmek için acil servise gelmemi istiyordu.

Bir anda bütün yorgunluğumu unutmuştum.

Hızla acil servise doğru yöneldim. Tam o sırada diğer telefondan nöbetçi hekimin, icapçı beyin cerrahisi uzmanıyla yaptığı tartışmayı duydum.

Nöbetçi hekimin sesi koridorlarda yankılanıyordu:

— Ne yapalım? Bırakalım ölsün mü bu insanlar? Gelmek zorundasınız!

Karşı taraftan gelen cevabı tam olarak duyamıyordum.

Nöbetçi hekim öfkeyle devam etti:

— Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz, çok önemli bir davetti madem!

Bir an sustu. Ardından sesi daha da yükseldi:

— Siz Hipokrat yemini etmediniz mi?

Konuşma böyle sürüp giderken gelen asansöre bindim. Kapılar kapanır kapanmaz birkaç saniye sonra kendimi acil servisin kapısında buldum.

İçerisi adeta savaş alanına dönmüştü.

Her yer kan revan içindeydi.

Ağlayanlar, koşuşturanlar, yakınlarını arayanlar, kimin nerede olduğunu anlamaya çalışanlar... Kalabalığın içinde yüzlerce telaş birbirine karışıyordu.

Böyle bir ortamda sağlıklı bir iş nasıl yapılır, gerçekten bilmiyordum. Fakat herkes elinden geleni yapıyordu. Kimisi bir hastaya müdahale ediyor, kimisi sedye taşıyor, kimisi yakınlarını sakinleştirmeye çalışıyordu.

Acil serviste yatak kalmamıştı.

Yaralılar sedyelere yatırılıyor, ilk müdahaleleri yapılıncaya kadar burada bekletiliyordu. Personelin yetersiz kaldığı anlarda ise hastaların yakınları, sevk edildikleri servislere hastalarıyla birlikte çıkıyorlardı.

Onca kazazedenin arasında, başında kimsesi olmayan bir genç vardı.

On beş, bilemedin on yedi yaşlarında...

Durumu oldukça ağırdı. Gerekli ilk müdahalesi yapılmıştı. Ancak sevk edildiği beyin cerrahisi uzmanı henüz görev yerine gelmediği için acil serviste bekletiliyordu.

Yanına gittim.

Önce kendi sorumlu olduğum hastaların serum ve tedavilerini uyguladım. Sonra tekrar o gencin yanına döndüm.

Onunla konuşmaya başladım.

Söylediklerimi anlıyor gibiydi. Gözleriyle beni takip ediyor, fakat cevap veremiyordu.

İçimde tarif edemediğim bir his oluşmuştu.

Hayatının son anlarını yaşadığını hissediyordum.

Ve en kötüsü...

Yalnızdı.

Bu düşünce beni kahrediyordu.

Onu orada yalnız bırakamıyordum.

Ben onunla ilgilenirken acil servis yavaş yavaş boşalmış, bütün hastalar gerekli servislere dağıtılmıştı. Fakat o genç hâlâ oradaydı.

Durumu giderek kötüleşiyordu.

Ellerimi sımsıkı tutuyordu.

Sanki bırakmamam için yalvarıyordu.

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığında ben de kendimi tutamaz hâle geldim. Eğildim, yanaklarından öptüm.

— Bırakmayacağım seni... Sakin ol. Üzülme, dedim.

Hayatımda daha önce hiç görmediğim, adını bile bilmediğim bu insana karşı anlatılması güç bir yakınlık hissediyordum.

Sanki onun çektiği acının bir parçası bana da geçmişti.

Çok acı çekiyordu.

Hem yalnızlığından hem de geçirdiği ağır beyin travmasından...

Ne kadar süre onun yanında kaldığımı hatırlamıyorum.

Zaman durmuş gibiydi.

Sonra...

Artık aramızda değildi.

O genç beden, hayatla arasındaki son bağı da bırakmış ve bu dünyadan ayrılmıştı.

İçimde tarifsiz bir öfke vardı.

Gelmeyen doktora kızıyor, içimden lanetler yağdırıyordum. Bir doktorun birkaç dakika daha erken gelmesi belki her şeyi değiştirebilirdi diye düşünüyordum.

Derken beklenen beyin cerrahisi uzmanı geldi.

Bana hastanın üzerindeki çarşafı kaldırmamı söyledi.

Çarşafa uzandım.

Ve kaldırdığım anda...

Doktor, tek kelime bile söylemeden yere yığıldı.

Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Bir an önce yemekli bir davetten geldiğini düşündüm. Acaba çok mu içmişti? Kalp krizi mi geçiriyordu?

Diğer hekim arkadaşları hemen müdahale etmeye başladılar.

O sırada gerçeği öğrendim.

Yerde yatan doktor...

Az önce başında tek başına beklediğim o gencecik insanın babasıydı.

Kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı.

Ne yazık ki...

Kendi oğlunun başında olması gereken zamanda, bir davette bulunmuş; hayatının en ağır acısıyla karşılaşacağı yere ancak evladının son nefesinden sonra gelebilmişti.

O kötü günde, oğlunun acısına dayanamayarak felç geçirdi.

Bir daha görevine dönemedi.

Ben ise yıllar sonra bile o geceyi düşündüğümde aynı cümleyi hatırlıyorum:

“Bırakmayacağım seni...”

O gece, hiç tanımadığım bir çocuğun elini tutmuştum.

Belki onu hayata döndürememiştim.

Ama son anlarında yalnız olmadığını bilmesini sağlamıştım.

Ve bazen insanın yapabileceği en büyük iyilik, birinin hayatını kurtarmak değil...

Ölümün eşiğinde bile elini bırakmamaktır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

кυмѕαℓ Kupa Kızı ❤