Gerçek Garibanlık (Murat'ın Anısına) 🥀

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
Eylül 14, 2026 - 23:38 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 12  156
Gerçek Garibanlık (Murat'ın Anısına) 🥀

Biz, doksanların sonuna yetişmiş üniversiteliler...

Anadolu’nun dört bir yanından, cebimizde birkaç kuruş, sırtımızda iki gömlek, bir çift kadife pantolon ve annelerimizin ördüğü iki hırkayla akın akın gelmiştik Siyasal’a.

O yıllarda zenginlik, sahip olduklarınla değil, sahip olmadıklarını belli etmemekle ölçülürdü biraz.

İşaret ve orta parmağımızın arasındaki sarılık, ucuz sigaranın değişmez imzasıydı. Esmer erkeklerin bıyıklarının uçları bile tütünden sararırdı. Sigarayı içmekten çok, hayatın bir parçasıymış gibi taşırdık parmaklarımızın arasında.

Ay sonları geldiğinde para, dürüme değil; memleketten gelen tarhanaya katık edecek ekmeğe bile yetmezdi.

Üniversitenin şehrin en ucuz öğle yemeğini veren yer olduğunu bilirdik. Yemek başlar başlamaz bir jeton atar, karnımızı doyururduk. İki saat sonra yemek hâlâ bitmemiş olurdu; bir jeton daha atar, bir kez daha yerdik.

Bütün günü o yemekle geçirirdik.

Yemek 2.500 liraydı.

Evet o zamanlar altı sıfır atılmamıştı ve 2.500 lira madeni paraydı.

Bugün kulağa komik gelen o paranın, o zamanlar bizim için bir karşılığı vardı.

Ama kantine oturduğumuzda işler değişirdi.

Masada kaç kişi varsa o kadar çay söylerdik. Kendimize bir bardak çay almayı akıl etmezdik. Çünkü bizde çay, insanın kendisine aldığı bir şey değil, masadaki herkesin birbirine ikram ettiği bir şeydi.

Bir turda sekiz, on bardak çay söylerdik. Sonra akşama kadar başka bir masanın çay tepsisinden uzatılan bardağı içer, hesabı yine denk getirirdik.

Çay 500 liraydı.

Sigara ise ayrı bir hikâyeydi.

Ayın başında Winston’la başlar, üç gün sonra 19 Mayıs Ballıca’ya döner, iki hafta Maltepe içerdik. Ayın son haftası ise sigara içmekten çok sigara arardık.

Ben memur çocuğuydum. Harçlığım ayın on beşinde yatardı.

Bir arkadaşım vardı.

Adı Murat.

Onun bursu ayın birinde yatardı.

Aramızdaki ekonomik takvim bile birbirimizi tamamlıyordu.

Ben ne zaman son Maltepe’mi içsem, eve döndüğümde çantamın içinde mutlaka bir Ballıca bulurdum. Murat koyardı.

Ben de ayın on beşine geldiğimizde, muhakkak iki paket sigara alırdım. Birini kendi çantama, diğerini kimse görmeden onun çantasına sıkıştırıverirdim.

Hiç konuşmazdık bunun hakkında.

Teşekkür de etmezdik.

Çünkü bazı iyiliklerin adı konursa küçüleceğini bilmeden, içgüdüsel olarak bilirdik bunu.

Biz iki gariban, birbirimize hiçbir zaman yol paramızın kalmadığını söylemedik.

Belki de söylemeye utanırdık.

Belki de birbirimizin cebindeki son parayı öğrenmek, aramızdaki dostluğu gereksiz yere incitecekmiş gibi gelirdi.

Dip dibe iki semtte, birbirinden gariban iki öğrenci evimiz vardı.

Mesafe olarak birbirimize yakındık.

Ama asıl yakınlığımız kilometreyle ölçülmezdi.

Her gün okuldan o evlere kadar, tam on iki duraklık yolu yürümek için kendimize bahaneler bulurduk.

“Dostum, sana danışacağım bir şey var. Yürüyelim mi?”

Ya da...

“Kardeşim, bir film izledim. Vaktin varsa yürüyelim, sana anlatayım.”

Bazen de:

“Aksaray’daki Ezgi Müziğe bir baksak mı? Bir şey almayız zaten. Bakmak bedava. Hadi yürüyelim.”

Böyle böyle yürürdük.

Yağmur yağardı, yürürdük.

Çamur olurdu, yürürdük.

Soğuk olurdu, yürürdük.

Ay sonu olurdu, yine yürürdük.

Ama hiçbir zaman “paramız yok” diye yürüdüğümüzü düşünmezdik.

Biz istediğimiz için yürüyorduk.

En azından kendimize böyle söylüyorduk.

Midemizin guruldaması çok mühim değildi.

Sigaramız vardı.

Birimiz Ballıca içeceğine ikimiz de Maltepe içerdik.

Birimizin cebinde yol parası kalmadıysa, ikimiz de yürürdük.

O zamanlar hayatın böyle bir şey olduğunu sanıyorduk.

İnsan isterse her şeyin üstesinden gelebilir sanıyorduk.

Garibanlığın ne olduğunu bildiğimizi zannediyorduk.

Oysa bilmiyorduk.

Bizim garibanlık sandığımız şey, yalnızca parasızlıkmış.

Asıl garibanlık, insanın yanında kimsenin kalmamasıymış.

Kardeşlik, insanın karnını doyurabiliyormuş meğer.

Dostluk, cebindeki son paradan daha kıymetliymiş.

Ve insan bazen açlığını, yanında biri varsa unutabiliyormuş.

Sonra okul bitti.

Ben fabrikalara girdim.

Murat bankaya girdi.

Hayat hepimizin peşine düştü.

“Ne yapıyorsun?” diye soracak kadar bile vaktimiz kalmadı bazen.

Arada bir SMS...

Bazen Facebook’tan kısa bir “Nasılsın?”

Sonra aylar geçti.

Sonra yıllar.

10 Ocak 2014...

Murat’ın kendi hayatına son verdiği haberi geldi.

İnsan bazı haberleri duyunca önce anlamıyor.

Kulak duyuyor ama zihin kabul etmiyor.

“Nasıl yani?” diyorsun.

“Ne olmuş?”

“Kim?”

Sonra bir sessizlik çöküyor insanın içine.

Demek artık “mış gibi” yapamamış.

Demek yıllardır içindeki o yükü tek başına taşıyormuş.

Ve biz fark etmemişiz.

Hiçbirimiz fark etmemişiz.

Belki de en ağır tarafı buydu.

İnsan, yıllar sonra dönüp kendi geçmişine baktığında bazı ayrıntıları yeniden görmeye başlıyor.

Meğer o gülüşün içinde bir sessizlik varmış.

Meğer bazı “iyiyim”lerin içinde kocaman bir çöküş saklıymış.

Meğer insan, yanında yürüyen kişinin ne kadar yorulduğunu bazen onun adımlarından bile anlayamazmış.

Murat gerçekten gariban kalmış.

Ama paradan bağımsız.

Parayla ilgisiz.

Çünkü hepimiz garibanmışız aslında.

Sadece bunu birbirimize söylemiyormuşuz.

Sonra hayat bizi birbirimizden uzaklaştırmış.

Gözümüz, birbirimizi göremez olmuş.

İnsan sevdiklerini yitirmeye başlayınca ayakları da yavaş yavaş yerden kesiliyor.

Çünkü bazı insanlar öldüğünde, yalnızca kendileri gitmiyor.

Onlarla birlikte senin de bir parçan eksiliyor.

Birlikte yürüdüğün yolların anlamı değişiyor.

Bir zamanlar kahkaha attığın bir masa sessizleşiyor.

Bir şarkı başka türlü çalıyor.

Bir sigaranın dumanı bile yıllar öncesinden birini getiriyor aklına.

Para olmayıversin.

Eksik olsun.

Az olsun.

Cebimiz boş kalsın.

Ama insanın ruhu garibanlaşmasın.

Kalbi fukara hissetmesin.

Çünkü insanın cebindeki fakirlik geçiyor.

Bir gün maaşın oluyor.

Bir gün evin oluyor.

Bir gün araban oluyor.

Bir gün istediğin sigarayı alabiliyorsun.

Ama insanın içindeki boşluğun fiyatı olmuyor.

Fukaralığa dayanılıyor galiba.

Ama garibanlık yükü çekilmiyor.

Ömrümün en güzel dört yılını geçirdiğim o okulun kantininde, heykelinin önünde, meydanında...

Yanımda Murat olmadan çekilmiş bir fotoğrafım bile yok.

Bu yüzden bir yıldır eski fotoğraflarıma bakamıyorum.

Telefon numarasını silemiyorum.

Mesajlarını silemiyorum.

Çünkü bazı insanlar öldüğünde, geriye yalnızca fotoğraflar kalmıyor.

İnsanın içinde tamamlanmamış cümleler kalıyor.

Söylenmemiş teşekkürler...

Sorulmamış sorular...

“İyi misin?” denilmemiş geceler...

Ve keşke'ler...

Bir zamanlar on iki duraklık yolu hiç yorulmadan yürüdüğümüzü düşünüyorum.

İki gariban çocukmuşuz.

Cebimizde para yokmuş.

Ama birbirimiz varmış.

Şimdi cebimde para var.

Yollar kısa.

Arabalar var.

Telefonlar var.

Her şey daha kolay.

Ama Murat yok.

Ve insan bazı şeyleri kaybettikten sonra anlıyor:

Meğer hayatın en zengin zamanları, cebimizde en az paranın olduğu zamanlarmış.

Çünkü o zamanlar birbirimizin cebine değil, birbirimizin yüzüne bakıyormuşuz.

Şimdi içimde kocaman bir yük var.

Adını koyamadığım bir eksiklik.

Yıllardır içimde yaşayan bir garibanlık...

Taşıyacağız artık.

Bir ömür.

Belki de bazı dostlukların kaderi budur.

Biri gider.

Diğeri yaşamaya devam eder.

Ama gidenin yarım bıraktığı yolu, kalan insan ömrünün geri kalanında içinde yürür.

Ben hâlâ bazen on iki durak yürüyorum.

Yağmurda.

Çamurda.

Sessizce.

Sanki birazdan yanımdan bir ses gelecekmiş gibi:

“Dostum, bugün de yürüyelim mi?”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

кυмѕαℓ Kupa Kızı ❤